Blog

TEMEL ATMA MERASİMİ VE İNŞAATLA İLGİLİ İTİKATLAR (IV)

in Celil LAYİKTEZ Yazıları

ÇATI:

Kötü ruhlar uçabildiklerinden, özellikle çatılar tehlikeli bir mıntıka olarak kabul edilirdi. Bu inancın bir tezahürünü Çin’de gelişen fevkalâde ilgi çekici çatı mimarisinde görmekteyiz. Ruhların sadece düz hatlar üzerinden hareket edebi­leceklerine inanan Çinliler köşeli ve dönemeçli çatılar yaparak, dönemeçle köşe­leri türlü korkunç yaratıklarla korurlar, bir odanan iki kapısını karşı karşıya koy­mazlardı. Aynca, dönen güneşi remzeden Svastika (*) şekilleri de evleri yıldırıma karşı korurdu.

Andaman adaları yerlileri evlerinin çatılarına koydukları uzun kollu tahta

heykellerle kötü ruhlara karşı korunurlardı. Hristiyanhğın gelmesinden sonra, bu heykeller Hz. İsa veya kanatlı melekler halini almış, adet değişik bir şekilde de olsa, devam ettirilmiştir.

Pencerelere konan çiçeklikler de kötü ruhlara karşı korunma şeklidir, zira, çiçekler her yerde hayatı simgelerler. Bazı yerlerde, aynı sebeple, evlerin bütün duvarları çiçek veya aziz resimleriyle süslenir.

Dindar Hindu evinin dışına kaldırım veya toprağın üzerine bir “kolam” çi­zer. Geometrik şekillerden oluşan “kolam” dua edilen tanrının dikkatini çekmek için çizilir. Böylece, tanrı, evi kötü ruhlara karşı koruyacaktır. Misafirperverliğin bir işareti olarak da, “kolam” yemeğe gelen misafirlerin önüne çizilerek kötü ruh­ların yemek için açılan ve vücudun penceresi olan ağzın içine girmeleri önlenirdi.

Her yeni inşa edilen ev münasip ritlerle takdis edilmeden önce tabu kabul edilirdi. Kötü ruhların girmesini önleyen ve eve mahsus bir bekçi ruhu tesbit eden merasimlerde günahlardan arınmak için su ve kan dökmek, muhtelif odala­rı ayrı ayrı dualarla takdis etmek, kapılara muskalar çakmak, ekmekle tuz ve şa­rabı müştereken yemek ve içmek gibi tipik adetler gelişmiştir.

Evin içine girme ritlerinin benzerlerinin evden dışarı çıkmak için de uygu­landıklarını görüyoruz.

İslam öncesi Araplar eve girerken, veya çıkarken, eşiğin üzerinde bulunan ve ev tanrısını remzeden şekli elleriyle okşarlardı. Bugün dindar bir Müslüman, sabah kapısını Besmele ile açar. Museviler ise “Mezuza” ismi verilen ve içinde Al-

Svastika : Gamalı, haç

lah’ın isimlerinden biri yazılı muskayı parmakla dokunup öperler, “Allah girişi­mi ve çıkışımı bu an ve ebediyet için takdis etsin” duasını okurlar. Burada sözlü rit, hareketi tanımlamaktadır.

Bir evin dış kapısı olumlu bir yöne açıldığından, sadece bu kapı ve ona bağlı eşik için bu özel merasimler uygulanırdı. Sair kapı ve pencerelere önem verilmez­di. Cami minarelerinin kapıları kıbleye bakar.

Evin koruyucu ruhundan korkan ve batıla inanan Orta-Çağ hırsızları hiçbir zaman bir eve ana kapısından girmezlerdi.

Eşiğin kutsiyetini kaybetmemesi için, hamile veya ay halinde olan kadm bir yan kapıdan girip çıkardı; kurban edilen kutsal hayvanın ölüsü özel bir delikten veya bir pencereden geçirilir; ölen ev sakinlerinin cenazeleri de bir arka kapı veya pencereden çıkarılırdı.

Bazı büyük mabet ve saraylarm ana kapıları yalnız muayyen zamanlarda merasimle açılır, halk umumiyetle yan kapılardan girip çıkar. (Dolmabahçe sara­yının ana kapısı, Fener Patrikanesinin devamlı kapalı kalan kapısı, Vatikan’ın an­cak muayyen zamanlarda açılabilen kapıları, v.s.)

Eşik ve kapıların kutsiyet ve safiyet getiren vasıflarının bir uyarlamasını da taklarda görmekteyiz. Çin ve Japonya’da mabedlerin, Kore’de hükümet binaları­nın önünde taklar mevcuttur. Romalılar zaferden dönen askerlerini tanrıların kıskançlığından korumak için, resmi geçit yollan üzerine zafer takları kurarlardı. Muzaffer Roma Generalleri zafer taklarının altından geçerken, düşman olan ha­rici

dünyadan ayrılarak, dost Roma dünyasına resmen dönmüş olurlardı.

Günümüzde halen uygulanan bir geleneğe göre, askeri düğünlerde kılıçla­rın oluşturduğu çelik kubbenin (tak) altından geçen gelin, sivil hayattan askeri hayata geçmekte ve kocasının silâh arkadaşları tarafından kabul edilmektedir.

Bazı İslam mezarlarının önünde yüksek bir kapı görülür. Bu kapılar mezar­da yatanı kötü ruhlardan korumak, mezarı ziyaret etmek üzere kapıdan geçenle­re kutsiyet tevlit etmek üzere kurulurlar. Batmî felsefeye göre ise, mezarın önün­deki kapı Hayat kapısmdan başka birşey değildir. Nasreddin Hoca fıkralarında­ki önü, yanı, arkası açık kapıları hatırlayalım.

OCAK VE BACA:

Ocak aile hayatının merkezini, sıcaklığı, emniyeti, dostluğu simgeler; ocak başında, korlar seyredilerek hayal kurulur, günlük yaşantının eziyetleri unutu­lur.

Eskiler için, yanan ocak evin özel güneşi, kızıl korlar ise, Prometheus tarafın­dan göklerden çalınarak insanlığın hizmetine sunulan tanrıların ateşiydi.

Birçok eski dinde, hatta bugün Parsilerde, ocak, Tanrmm ikamet ettiği kutsal evdir.

Hristiyanlık öncesi Avrupa’da, yeni evine gelen gelin merasimle ocağın önü­ne getirilir, kendisine bir maşa teslim edilerek evin ateşi üzerinde otoritesi tesbit edilirdi. Anadolu’nun “Ali maşalı kadın” deyiminin bugünkü anlamı değişik de olsa, aslında evine sahip olan kadını tarif ederdi.

Kutsal ocağa tapınma âdeti Hristiyan Avrupasında devam etmiştir. Eston- valı gelin, ateş cinlerini teskin etmek gayesiyle, ocağın içine bir avuç madeni para, Bohemyah gelin ise ekmek kırıntıları atar.

Şamanizm kalıntısı olarak ocak Türkler için de kutsal sayılırdı.

Ocağın kutsallığı ile ilgili olarak, Şeriat ve Alevilik başlıklı dizide, Cumhuri­yet gazetesinin 17/8/94 tarihli nüshasında, Cemal Şener’le Miyase İlknur şöyle yazıyor:

“Türkler ve diğer toplumlar Anadolu’ya gelmeden önce çok tanrılı dö­nemi yaşıyorlardı. Tanrıları özellikle yer ve gök tanrıları idi. Daha sonra animizm ile Türk Boyları arasmda “ocaklar kültü” oluşmuştur. Bu inan­ca göre tüten ocaklar kutsaldır. Bu ocakları koruyan ruhlar, inanış gereği hiç söndürülmeden yanmalıdır. Yakılan ocaklar, bu yüzden hiç söndü­rülmez. Ocak yakmak sevap, söndürmek günahtır.

“Ocak kültü; giderek Horasan Erenleri, erleri, bacıları yoluyla Anado­lu’ya gelmiştir. İşte, Dede Kargun, Abdal Musa, Geyikli Baba, Pir Sultan, Baba Resul, Garip Musa vb. adındaki dede ocakları bu ocak kültünün üs­tüne inşa olmuştur.

“Bu oluşum daha sonra soy ocaklarına dönüştü. Bunların tekkeleri, der­gahları kuruldu. Giderek halkın derdine derman aradığı türbelere, der­gahlara dönüşmesi böyle gerçekleşmiştir…”

Ocak kelimesi, Yeniçeri ocağı deyimindeki gibi, yurt, ev yuva anlamlarında da kullanılmış, Bektaşi Dergâhının sembolü olmuştur. Bektaşi tekkelerinin mey­dan

odalarında Kıble yönündeki yer ocağına “Bektaşi Ocağı” denirdi. Ocağı ol­mayan meydanda, köşenin biri Ocak ittihaz edilirdi. Ocağın bir yanma Seyit Ali postu, öbür yanma da Horasan postu serilirdi. Ocak söndürmek, mecaz yoluyla ortadan kaldırmak, dağıtmak, harap etmek yerine kullanılan bir deyim olarak di­limize yerleşmiştir.

Avrupa folklorunda ocak cini sakallı bir cüce olarak gözükür; bu cin ocağın içinde yaşar ve bacadan girip çıkardı. Cini kızdırmamak için ateşin hiçbir zaman sönmemesi, hiç olmazsa bir yanar korun kalması gerekirdi. Göçebe kavimlerde kabile şefinin ateşi yandığı müddetçe kabile ahalisi ateşsiz kalmazdı ve bu ateşin hiç bir zaman sönmemesi gerekirdi. Putperest Roma’da bu adetin devamını Ves­ta mabetlerinde görmekteyiz. Vesta’ya hizmet eden kutsal bakireler ateşin sön­memesine dikkat ederlerdi. Mabedin önemine göre 4 veya 6 kişi olan bu bakire­ler, daha çok küçük yaştan, Roma İmparatorluğunun kurucuları ahfadından “patrisyen” ailelerden alınır, 30 sene müddetle Vesta’ya hizmet ederler, bu arada da hiçbir erkekle temasta bulunamazlardı. Bir Vesta bakiresi ile temas kuran er­kek dövülmek suretiyle öldürülür, rahibe de kudsiyeti yüzünden idam edileme­yeceğinden, kapısı duvarla örülen bir mahzene kapatılır, açlık ve havasızlıktan ölüme terk edilirdi.

Rusya’da Ocak cinine ait itikatla ecdat kültünün birleştiği görülür. Evin bek­çi ruhuna “domovik”, yani aile babası denir, ikamet ettiği ocağın ateşinin sönme­mesine dikkat edilir ve bir evden diğerine taşınıldığı takdirde, “Büyükbaba, yeni evimize hoş geldin” diyerek, eski ocaktan alınan bir korla yeni ocak yakılırdı.

Orta Avrupa itikatlarına göre, ocağın içinden fırlayan içi boş uzunca bir kor, tabuta benzediğinden, ölümün geleceğini haber verirken, oval bir kor doğumu, yuvarlak bir kor da paranın geleceğini müjdelerdi. Aniden hızlanan ateş bir misa­firin geleceğini, karıştırıldıkları zaman parlayan korlar, uzakta olan sevgilinin sıhhatte olduğunu, rüyada ocaktan düşen bir kıvılcımın kol veya göğsü yakması bir çocuğun öleceğini haber verirdi.

Ocakla ilgili bunlara benzer itikatlara dünyanın her yerinde rastlanır. Her yerde, kor, ateş ve kıvılcımların aldıkları şekiller yorumlanarak gelecek için tah­minler yapılmış, küllerin üzerinde kalan izlerin tetkiki ile fal bakılmıştır.

Ocakla ilgili diğer enteresan bir âdet: erkekler daima ocağın sağ tarafmda, ay hali, hamilelik gibi sebeplerle farkında dahi olmadan murdar durumda olabile­cek kadınlar ise, sol tarafmda yer alırlardı.

Ocağın folklorundan, şömine, baca folklorunu ayırmak imkânsızdır.

Gelinin, kendisine doğru yürüyen, iş elbiselerini giymiş, bir baca temizleyi­cisi ile karşılaşması uğurlu bir rastlantı olarak kabul edilirdi, bacanın isiyle karar­mış madeni para da muska vazifesi görürdü.

Ateş tanrısının düşmanı şeytan ocağı söndürmeğe çalıştığından, tüten baca­da şeytanın saklandığına, eve ve ev halkına uğursuzluk getirmeğe çalışacağına inanılır, baca tütünce, arındıncı tedbirler alınır, baca deliğinin altına haç şeklinde bir demir konurdu.

Bazı Tibetli kabile mensupları cinlerin girebileceği bacalardan sarfınazar ederek arındıncı olduğuna inandıkları duman içinde oturmayı tercih ederlerdi.

İNŞAAT MALZEMESİ VE ÇATI İLE İLGİLİ DİĞER İNANIŞLAR :

Ağaçlara tapma devrinden kalma bir âdet olarak, yeni bir inşaatta eski bir bi­nanın tahtalarının kullanılmasının uğurlu olacağına, diğer taraftan, duvarlarda dolgu malzemesi olarak, taş ve tuğla yerine eski mezar taşlarının kullanılmasının da felaket getireceğine inanılırdı.

İnşaatın sonunda, çatının yerine konması da bütün dünyada bir şenlik ve zi­yafet vesilesidir. Kelt etkisinin görüldüğü Anglo-Saxon ve Germen ülkelerinde, çatı tamamlanınca, Noel bayramında olduğu gibi, dış kapının üzerine bir yeşil dal çivilenerek bereket davet edilir. Bizde de, çatı yerine konduktan sonra, işçile­re bahşiş dağıtmak, kurban kesmek ve çatıya bayrak dikmek âdeti sürdürülmek­tedir.

MASONLAR

Orta Ç;.ğlanıı Gotik kiliseleri Masonların eseridir. 18. y.y. a kadar faaliyetle­rini devam ettiren Masonlar, mükemmel insanlık mabedini inşa etmeğe çalışa­rak. yaptıkları binaları Allah’a ithaf ederler ve inşaat vazifelerini kutsal olarak gö­rürlerdi. Onlar için, ham taşı yontmak, sabırla üzerinde çalışmak suretiyle, nefsi tekâmül ettirmekten başka birşey değildi.

Orta Çağların her türlü felsefî hareketlerine beşik olan Gildlerin mensubu Masonlar inşa ettikleri kiliselerin en kutsal yerlerinin gözden uzak taraflarına, iim-i simyayı, Kelt dininden kalma sihir ve büyüye dayalı inançları, veya Hristi- yardıkla ilgisiz gözüken tasavvuffî felsefelere ait sembolleri, taşların üzerine oyar veya resmederlerdi.

Chartres Katedralinin ana giriş kapısının üzerindeki vitrayda, ateşin ele­manlar üzerindeki etkisi canlandınlmıştır. Paris’de, Notre Dame Katedralinde, “Yaşlı çınar ağacının kökünden fışkıran kutsal pınar” kabartması, çınar ağacını kutsal sayan Kelt’lerin inanışlarından kalan bir izdir. Aynı kilisede simyagerlerin tüm görev ve çalışma şekillerini gösteren kabartmalar görülebilir. Katedralin ikinci galerisine çıkıldığında, kilisenin merkez hattı üzerinde, bir ihtiyarın taştan oyma heykeli görülür. Bu heykel Notre Dame’ın mimarı, inşaat ustası, simyageri- dir. Yüksek tekrisin işareti frig külahını uzun saçları üzerinde kaygusuzca giyen, hafif laboratuvar mantosunun içine sarılmış mürşit, bir eliyle galerinin kenarına dayanırken, diğer eliyle sakalını sıvazlamakta, sabit ve keskin bir bakışla eserini seyretmektedir. Heykelde şaşırtıcı bir canlılık göze çarpmakta, her an elini oyna­tacağı veya yerinden doğrulacağı zannedilmektedir. Ve, Mimar eserini koru­maktadır.

Celil Layiktez

Kaynak: Tesviye Dergisi Sayı 18

Leave a Reply

Your email address will not be published.